Edebiyat Tarihi Dersleri 3

Edebiyat Tarihi Dersleri 3 - doc for free download
Uploaded by: Muhammed Hüküm
Category: Mehmet Akif Ersoy, Batılılaşma, Tevfik Fikret, Edebiyat Sosyolojisi, Tanzimat Dönemi Edebiyatında Batı-Doğu

85986 downloads 86333 Views 22KB Size

Recommend Documents


Edebiyat Tarihi Dersleri 4
Edebiyat Tarihi Dersleri 4 - doc for free download

FRAKTAL EDEBİYAT-DÜŞÜNCE DERGİSİ 3.SAYISI
FRAKTAL EDEBİYAT-DÜŞÜNCE DERGİSİ 3.SAYISI - pdf for free download

Osmanlıca Dersleri
Osmanlıca Derslerinin liselerde okutulması konusunda görüşler.

Notlar 3 - Kendi Metinleriyle Osmanlı Tarihi
Kendi Metinleriyle Osmanlı Tarihi , 2005, 71 sayfa. Notlar Serisinin üçüncüsü Türkiye Araştırmaları Merkezi t

Dinler Tarihi Penceresinden Hz. Peygamber (S. A. V.)’i Anlamak, Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, 2014, cilt: II, sayı: 3, s. 53-57
Dinler Tarihi Penceresinden Hz. Peygamber (S. A. V.)’i Anlamak, Akra Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, 2014, cilt: II, sayı: 3, s. 53-57 - pdf for free download

Edebiyat ve sinema
Edebiyat ve sinema - doc for free download

Babanzâde Ahmed Naim, Felsefe Dersleri
Hikmet / Felsefe Dersleri 1911-12 yıllarında Dârulfünûn’da ders vermeye başlayan Ahmed Naim’in felsefeye

Edebiyat Eleştirisi ve Kuramları
Edebiyat Eleştirisi ve Kuramları - pdf for free download

Story Transcript


Edebiyat Tarihi Dersleri III
Osmanlı tarihi için bugün dahi ilkokuldan itibaren çizilen 18.yy sonrası portre bir yıkımdır. Hem zihinlerimizdeki imgeyi hem de bir devleti yıkar bu söylem. Güya beşik ulemaları Osmanlının tüm bilim dünyasına hâkimdir. Osmanlı kendi başına hiç karar alamamaktadır. Göçmüştür vatan, milletin kim olduğu belli değildir. Sakarya da adı bilinmeyen bir su birikintisidir. Gelgelelim, bugünkü bürokratik kurumlarımızla Tanzimat dönemi kurumları arasında çok küçük farklar olduğunu söylerseniz ve devlet geleneğinin Osmanlı'dan şablon halinde devralındığını… En iyi ihtimalle gerici olmadığınızı ispat etmek zorunda kalırsınız. Ama Türk ordusunun ya da polis teşkilatının kuruluşunun bilmem kaçıncı yılını kutlarken bu zamanın neden bu kadar uzun olduğunu sormak aklımıza dahi gelmez. Çünkü Sakarya'dan büyük akan Çanakkale'de çarpışanlar kimdir, kim bilir? Tanzimat döneminde yapılan restorasyonun çok daha azının tüm cumhuriyet boyunca yapıldığını söylemekse alenen hainlik olur. Peki, insanımızı bu denli körleştiren mesele nedir? Basit bir anakronizm ve taktığımız pembe Batı gözlükleri... Bugünün şartlarından o günleri yargılamak bize Osmanlı çöküşünü ve Cumhuriyet mucizesini bir sabit fikir olarak dayatabilir ancak… Fakat şunu bilmeliyiz ki Tanzimat dönemi olmasaydı ve de Sonrasında sultan Hamid, bugünün Türkiye'si 2015 yılında çok daha geride olurdu.
Bu sosyal şartların en çok etkilediği kavram şiirdir. Çünkü ister Marksist çerçeveden bakalım, ister Hegelci olalım, ister Kantçı… Tanzimat sonrasında dilimiz, mantığımız ve dahi kalbimiz en azından ortadan yarılmış ve ikiye bölünür. Bu yarılmanın şiirdeki iki ağırlık noktası bugünkü dersimizin konusu: Akif ve Tevfik Fikret…
Bugünün Türk şiiri her ne kadar parçalanmış ve çeşitli kriterler dâhilinde dahi bir araya getirilemeyecek gibi bir görüntüye haizse de Sezai Karakoç'un ayrım çizgisi olan "kişilik farkı" kaba hatları ile çizeceğimiz ikiliğin sebebidir. Bu yarılmayı geriye doğru takip ettiğimizde çatlağın başladığı noktada Akif Paşa ve sonrasında Ahmet Haşim'i görürüz. Bu çatlağın kökeni kanımca kesinlikle edebi değildir. Akif Paşa'nın trajedisi bir çocuğun ölümüne bağlı olacak kadar kişiseldir. Sonradan Ceride-i Havadis gazetesini çıkaracak olan Morning Herald muhabiri, İngiliz, William Churchill'in Kadıköy'de avlanırken bir çocuğu yaralaması sonrasında İngiliz vatandaşının elini kolunu sallayarak gazete çıkarması… Ne var bunda demeyin Akif Paşa görevini yapmak istediği için işinden azledilmiş… Evet, bir zihniyetin kendi evlatlarını korumasına müsaade edilmiyorsa ve bunun adı da basın özgürlüğü oluyorsa ortada bir kırılma vardır. Kırılan koldur, içinde kalan da uhdedir. Meşhur yokluk kasidesinin ekonomik, sosyal ve dahi politik darbesi ilk çatlağı oluşturmuştur. Haşim'in trajedisini de Bağdat'ta doğan bir Fransızca öğretmeninin, ikbalin öznesinin kendine mekân bulamayışında aramak daha doğru olacaktır. Hamit'in de Makber'i bu kırılmanın bireyden başlayıp topluma ulaşan damarıdır.
Servet-i Fünun romancıları bana hep çok uzun yaşamış gibi gelmişlerdir. Elbette Dağlarca gibi "Uzun yaşamış derler bana, bilmezler seni uzun beklediğimi." diyemezler zira şair değillerdir. Hele Hüseyin Rahmi Gürpınar….1864-1944 bu iki nokta arasında anlata anlata dilimizde tüy biten Tanzimat, I.Dünya Savaşı ve dünyanın en büyük imparatorluğunun yıkılışı, halifelik kurumunun yok oluşu, Mekke ve Medine'nin Hristiyanlarca ele geçirilmesi gibi çok büyük olaylar var. Ama Hüseyin Rahmi öyle sessi sedasız ömrünün son 30 yılını Heybeliada'da geçirmiştir. Ve yanıltıcı bir kuramsal gözle bakarsak "toplum için sanat" yapar. Akif'in hayatını düşününce, "Hangi Toplum için?" diye sorası geliyor insanın. Ama kızarlar böyle sorarsak. Çünkü Haşim nev-zuhur bir şairimize ". Burjuva, nasıl şeydir? Proleterya ne cins bir kuştur?" diye sorunca bu asabi şairimiz Haşim'e: Anlaşılan Bağdadî şaklaban /Unutmuş / Mösyö kimle beraber /Adana-Mersin hattında o kuşu yolduğunu... sen uşşşak murabbaı, sen uşşşak mik'abı /satılmış uşşakların uşşşağı sen!!! Diye cevap diye hakaretler yağdırır. Bugün de böyle asabi ve nev-zuhur adamlar vardır. Biz de Haşim gibi uşak-kuşak iyi kafiye olmuş diyip de esas meselemize dönelim. Çünkü bu sırada Tevfik Fikret ne yapıyordu, Akif Ne yapıyor ve yazıyordu mühim mesele… Zira çatlak derinleşmekte… Bir yanda dağılmış İslam ülkelerinin İslam şairi öte yanda İslam şairinin zangoç dediği Galatasaray'ın deha çocuğu Fikret var.
Akif'in yaşamı da 1873 ve 1936 arasında genişleyen bir zaman dilimine tekabül ediyor. Daralan bir coğrafyada Necid çöllerinden Berlin sokaklarına kadar dolu dolu geçen bir ömür. Doğu ve Batı arasında kendisine tutunacak bir nokta bulmuş olması onu çok müstesna bir yere konumlandırıyor. Fikret'in "Lanet sana, lanet sana ey harb-i mukaddes" dediği savaşı bir var oluş meselesi olarak algılayan Akif'in yaşamı boyunca yaptıkları yazdıklarının çok ötesindedir. Ki bu yüzden ona büyük şair sıfatındansa şahsiyet abidesi ismi kanımca daha çok yakışır. Çünkü şairi yalancı yapan ve dahi bugünkü cemiyetimizin en büyük sorunu olan mesele dediklerimizle yaptıklarımızın bir birini tutmayışıdır. Akif'i yere göğe sığdıramayıp ona nazireler dizmek için bile hep yaşamından ve ölümünden anekdotlar anlatılır. Çünkü o hayatın içindedir. Tevfik Fikret'in tam tersine… Tevfik Fikret çürümüşlükten kaçarken Akif cerahate neşter vurmak için yaraya dokunur. Bir şaire hangisi yakışır dersek elbette kaçmak; ama Akif bir şair olarak anılmak istemiyor zaten. Hemen kitabının girişinde "bir yığın söz ki, samimiyetidir ancak hüneri" derken söz karşısında ruhu önceler kendisi… Ve sanatkâr olmadığını net bir biçimde söyler. Sporcu, savaşçı, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi ve siyasetçi… Safahat de bir şiir kitabından çok bir yaşam kitabıdır zaten. Akif'le Tevfik Fikret'in ortak taraflarından biri yine o yüzyılın en tartışmalı kişiliklerinden biri olan II. Abdülhamit'tir. Bizim kraldan çok kralcılarımız için Akif'in II. Abdülhamit'e yazdıklarına inanmak oldukça zordur. Çünkü gerçek bir şahsiyetin kendinden olana bile satılık olmayacağını kavramak sığ zihinler için meşakkatlidir. Bu tavrı bugün Akif'in kırılmasını takip eden şairlerde de görmek mümkün. Akif'in muhalefeti Edward Said'in sürgün, marjinal yabancı muhalifliği de değildir. Onun bakış açısını taraftar olmak ve karşı olmak dışında üçüncü bir yol olarak karşımızda duran fikri namus ya da münevver sorumluluğu ile değerlendirmek daha doğru olacaktır. Sonradan pişman olmuş mudur olmamış mıdır? Diye düşünmek yerine bugünün dünyasının Akif'i nasıl davranırdı demek daha mantıklı olmaz mı? Bugün Türkçe yazılmış en sıkı antikapitalist şiiri yazan adamı anlamaya çalışanlar kimler? Türk solu Akif'e nasıl bakar? Gezicilerin yüzde kaçı mülkiyetsizdir? Kendine antikapitalist diyenler bir ay maaş almasa ne yaparlar? Mısır'da çöl ortasında terlemek nasıl bir duygudur? Akif'in eşinin başı açık mı, açıksa Akif Aktifliğinden ne kaybeder? Damadı rakı içerek mi Kur'an tefsiri yazıyordu? İşte bunlar hep soru. Bu soruların her birinin Akif'in yaşamı ile doğrudan alakalı olması tesadüf değil. Şiiri o kadar açık ki soru sormaya ne hacet… Yaşamı kadar ölümü de ilginç Akif'in. Bir Arnavut'un uğruna mücadele ettiği bir toprağa kavuşmasının böyle mesaj yüklü olması Akif'in suçu değil. Ölüm toplumun elinde çok tehlikeli bir denetleme girişimidir zira. Şimdi Edirne kapıda medfundur. Hâlâ onu ziyaret ederler, şifa bulurlar En onulmaz yarası olanlar, Ta kalblerinden vurulmuş olanlar, Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar…
Şimdi Tevfik Fikret için tüm kötü sıfatları sıralayarak ona uşşakların uşşağı demeyeceğiz. Hatta Akif için söylemediğimiz büyük şair lafzını Fikret için rahatlıkla kullanabiliriz. Aslında kulvarları farklı olan kişileri karşılaştırmak bazen problemler yaratıyor. Nev-zuhur şairimiz –ki Tevfik Fikret'in açtığı yolda, gösterdiği hedefte ilerlemiştir- Akif için "İnanmış adam fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum. meselâ, bakın : «gelecektir (doğacaktır) sana vadettiği günler hakkın.» hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize. Onu biz, kendimiz vaadettik kendimize." Bunu da memleketimizdeki insan manzaralarının ağzından söylüyor. Bu bize karşılaştırdığımız iki şairin aslında sadece şairliğinden bahsetmediğimizi; aslında bu kişilerin düşüncelerinde dillenen medeniyet telakkileri olduğunu gösteriyor. Bu biçimde Tevfik Fikret'ten başlayan çatlak; Nazım Hikmet'le devam edip II. Yeni'nin soluna yaslanacak sonra da parçalanacak yolun başlangıcını gösterir. Öte yandan Akif'le devam eden ana damarın Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'la devam eden tıpkı Çanakkale gibi görülmek istenmeyen güçlü akıntısını da hissettirecektir. Fakat Akif'in bu karşılaştırmadaki avantajı hem Kuvvacı, hem İslamcı hem de akan büyük geleneğin bir parçası oluşu ile ilgilidir. Malum Nazım Hikmet'in Kuvvacılığı Türk solunun –Attila İlhan'ı da tam burada anmak gerek- Anadolu ile kurmaya çalıştığı duygusal ilintisinin gözesidir. Oysa Akif, tam da bu işin içindedir. Gelgelelim Tevfik Fikret'e Tevfik Fikret'i Bir Fransız şairi Baudelaire ile karşılaştırabiliriz, kanımca bu abartılı olmaz. Ama bir Türk şairi ile karşılaştırmak için ortak payda bulmak oldukça zor. Zira Bizim medeniyetimizin kazandığı ve gurur duyduğu, hala elinde bulundurduğu en büyük simge İstanbul'dur. İstanbul ile ilgili ne kadar muhalif olursa olsun nefret dolu bir dize yazmış şair ismi Tevfik Fikret dışında hatırlayamıyorum. "Bin kocadan arta kalmış bir dulun koynuna girmek için mi bugün 15 milyon kişi Kürt'ü, Türk'ü, Arnavut'u Laz'ı Çerkes'i Arap'ı çırpınıp durmakta… Bunu kendime açıklamakta zorluk çekiyorum velhasıl. Fikret'in gittiği yere kadar Nazım Hikmet dahi gitmemiş çünkü onun memleketim şiirindeki tutumu Fikret'ten çok Akif'e yakındır. Bu trajik karanlıkta bu kadar ilerlemiş olması Fikret'i medeniyet telakkisinin dışındaki karanlık ve gizemli bir noktaya itiyor. Akif'le tartışmaları da bu minvalde ilerliyor. Tarih-i Kadim ve Sis, Akif'in medeniyet tasavvurunun tam...

Life Enjoy

When life gives you a hundred reasons to cry, show life that you have a thousand reasons to smile

Get in touch

Social

© Copyright 2013 - 2019 DOCKUN.COM - All rights reserved.